Hayat bize hiçbir zaman eksiksiz ve kusursuz sunulmadı. Hep bir şeyler yırtıldı, söküldü, eksildi. Ama biz her defasında yamadık, diktik; elimizden geldiğince onardık. Çünkü biliyorduk ki, asıl olan sahip olduklarımızı korumak, sabretmek ve şükretmekti.
Azıyla yetinmeyi bildik. Soframızda bir dilim ekmek, yanında bir tas ayran olsa da doyduk. Çok olunca da şükretmeyi, paylaşmayı, bereketi artırmayı öğrendik. Çünkü kıymet bilmeyenin elinden bolluk da kayar, darlık da.
Biz dostluk ektik… Menfaatin gölgesine sığınmadık, içtenliğin toprağına umut tohumları serptik. Karşılık beklemeden yan yana durmayı, zorda kalana el uzatmayı erdem saydık. Ve zaman bize gösterdi ki; insanlık, aslında en güzel hasattır.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, bütün yorgunlukların içinde en kıymetli olan şey, yamalarla dolu ama onurlu bir geçmiş, sabırla yoğrulmuş bir hayat ve şükürle bereketlenmiş bir ömürdür. Çünkü hayatın değeri, kusursuz olmasında değil; her şeye rağmen dimdik ayakta kalabilmesindedir.
Hayatın yükünü taşıyan her omuz, farklı bir hikâye saklar. Kimi eksikleriyle, kimi yarımlıklarıyla ama hepsi kendi nasibiyle yürür bu yolculukta. Bazı aşklar kavuşmaya ermez, bazı dostluklar yarıda kalır, bazı umutlar ise yarınlara taşınamaz. Fakat insanı büyüten, olgunlaştıran ve kalbine derinlik katan da işte bu yarım kalmışlıklardır. Çünkü her yarım kalan, bize tamamlanmamışlığın içindeki en büyük hakikati fısıldar: Hayat hiçbir zaman tam değildir, ama eksikliğiyle de insana çok şey öğretir.