Ağlamak, sadece gözden yaşın süzülmesiyle mi olur?
Oysa insan bazen öyle ağlar ki, tek damla yaş bile akmaz gözünden. Çünkü acının bazı türleri vardır ki, dışa vurulamaz. Sessizliğe gömülür, içte birikir ve derinlere kök salar. Gözler gülerken bile, kalbin orta yerinde kopan fırtınaları kimse fark etmez. İnsan, başkalarını üzmemek için gülümser, güçlü görünmek için tebessüm eder. Ama o tebessüm, çoğu zaman bir maskedir. İçeride parçalanmış bir ruh, dışarıda sahte bir neşeyle kendini gizler.
İçten içe kanar insan bazen. Kalbinin en derin yerinde yankılanan sessiz çığlıklar, hiçbir dudaktan dökülmez. Çünkü bazı acılar kelimelere sığmaz. Bazı yaralar, gösterecek kadar yüzeyde değildir. Ne "iyiyim" demek gerçektir, ne de o gülen gözler... İnsan, ağladığını bile belli edemez bazen; çünkü çevresinde anlayacak kimse yoktur. Ya da en kötüsü: Herkes vardır ama kimse gerçekten bakmaz.
İşte o zaman, en derin ağlayış susarak olur. Ne mendil gerekir o gözyaşına, ne omuz. Çünkü bu, görünmeyen bir sızı, tarif edilemeyen bir çöküştür. İnsan kendine bile itiraf edemez çoğu zaman içindekini. Ve böyle zamanlarda, ağlamak sadece bir eylem değil; bir çöküştür, bir isyandır, bir tükeniştir. Ama görünmezdir. Çünkü gözyaşı yoktur ortada. Sadece yorgun bir ruh ve her sabah yeniden takılan bir gülümseme…
Sevmek, Güzelliğe Mahkûm mu? Sevgi, sadece güzel olanı görmekle mi başlar?
Bize öğretilen bu oldu hep: Güzele bak, güzeli sev… Oysa zamanla anladık ki, dış güzellik ilk bakışta etkiler, ama kalbin asıl tutunduğu yer ruhun güzelliğidir. Bir yüz ne kadar güzel olursa olsun, içi boşsa zamanla anlamını yitirir. Ama sade, belki de başkalarının çirkin bulduğu bir bedende öyle bir ruh parlar ki; insanı içine çeker, bağlar, bırakmaz.
Gerçek sevgi; bakmakla değil, görüp anlamakla başlar. Bazen bir çift yorgun gözde öyle bir sıcaklık vardır ki, en süslü yüzlerin veremediği huzuru verir. İnsan, dışı değil, içindeki inceliği sever. Çünkü güzellik zamanla solar, ama karakter zamanla parlar. Bu yüzden sevgi, surete değil sirete bakar. Gözün gördüğünü kalp unutabilir, ama kalbin hissettiğini zaman silemez.
Hasret, Mesafeyle mi Ölçülür? Özlemek, sadece uzağa duyulan bir his midir?
İnsan bazen yan odadaki birine bile derin bir özlem duyar. Çünkü hasret, kilometrelerle değil, kalplerle ölçülür. Aynı sofraya oturup hiç konuşmamak, aynı evde yaşayıp birbirine yabancılaşmak... İşte en acı uzaklık budur. Fiziksel olarak yakın olmak, duygusal olarak birlikte olduğun anlamına gelmez.
Bazen gözünün önündeki insanı bile özlersin. Dokunabildiğin hâlde ulaşamazsın. Sesini duyduğun hâlde duyamazsın. Çünkü sevgi eksilmiş, bağlar çözülmüş, kelimeler yerini suskunluklara bırakmıştır. Hasret, bazen en yakınındakine duyulur. Ve bu içten içe yakan bir ateştir, dillendirilemez, anlatılamaz.
Hırsızlık, Sadece Mal mı Çalmaktır?
Hırsızlık denilince akla hep para, altın, eşya gelir. Ama ya daha derin bir şey çalınmışsa?
Birinin huzurunu, masumiyetini, hayallerini, güvenini çalmak da bir hırsızlıktır. Üstelik bu hırsızlık öyle sinsidir ki, geride kalan sadece kırık bir ruh, inancı kalmamış bir kalp olur. Maddi kayıplar telafi edilebilir ama çalınan bir güven, yıllar geçse de geri gelmez.
En tehlikeli hırsızlık, birinin iç huzurunu elinden almaktır. Bunu bazen bir yalanla, bazen bir ihanete sığdırırız. Bir söz, bir davranış, bir terk ediş… Ve farkında olmadan bir kalbi söküp alırız yerinden. Hırsızlık, sadece cüzdanları boşaltmaz. Kalpleri de kurutur, insanı insandan uzaklaştırır.
Gül, Dalında da Solmaz mı?
Bir şeyin ölmesi için illa el uzatmak, koparmak mı gerekir?
Bazen bir gül, dalındayken de solar. İhmal edilmiştir, susuz bırakılmıştır, sevgisizdir. İnsan ilişkileri de böyledir. Sevdiğini sandığın biri, senin yanında bile solabilir. İlgi gösterilmemiş, değer verilmemiş, duygular köreltilmiştir. Ve o kişi yavaş yavaş sönmeye başlar.
Hayat, dışarıdan bakıldığında hâlâ yeşil görünen nice duygunun içten içe kuruduğu bir yer. İlişkiler, sevgiler, dostluklar... Hepsi zamanla, koparılmadan da tükenebilir. Sevgi sadece sahip olmak değil, sürdürmekle anlam kazanır. İhmal edilmiş her şey, dalındayken de ölebilir.
Öldürmek İçin Silah mı Gerekir? Ölüm sadece bedenin yok olması mıdır?
Bazen bir kelime, bir bakış, bir terk ediş bile birini öldürür. Saçlar bağ olur, gözler hançer, gülüş kurşun gibi saplanır kalbe. Fiziksel bir saldırı olmadan da insan, içten içe ölür. Ne bir iz kalır, ne bir yara, ama ruhun derinliklerinde telafisi olmayan hasarlar oluşur.
Bazen birini hiçe saymak, onun varlığını yokmuş gibi davranmak; en acı ölüm şeklidir. İnsan, sevildiğini hissetmediğinde, saygı görmediğinde, değer verilmediğinde yavaş yavaş eksilir. Bu bir cinayettir, ama suçlu yoktur ortada. Ne mahkeme vardır, ne savunma… Sadece sessizce gömülen bir ruh.
Ve şimdi soralım kendimize, hayat gerçekten sandığımız gibi mi?
Ağlamanın sadece gözyaşıyla, sevmenin sadece güzellikle, özlemenin yalnızca uzaklıkla, hırsızlığın yalnızca eşyayla, ölümün sadece bedenle sınırlı olduğunu zannetmek… Bu, yaşadığımız hayata ne büyük bir haksızlık! Meğer ne çok şeyi yanlış öğrenmişiz. Gülümseyen bir yüzdeki kederi okuyamamış, sessizliğin çığlığını duyamamış, göz göze bakarken bile ne kadar uzakta olduğumuzu anlayamamışız. Sevmek için dış güzelliği, üzülmek için gözyaşını, ölmek için mezarı beklemişiz. Oysa hayat, görünenden ibaret değilmiş. Asıl olan hep derindeymiş, içteymiş, gizlideymiş.
İnsan en çok da görmediğini incitir, duymadığını kırar, hissetmediğini kaybeder. Ve biz, ne çok kalp öldürmüşüz bir sözle, ne çok hayatı soldurmuşuz bir ilgisizlikle…
Belki de artık sadece bakmaktan vazgeçip görmeye başlamalıyız. Sadece duymaktan değil, hissetmekten yana olmalıyız. Çünkü hayat, her gün biraz daha içimize çöken bir derinliktir. Ve onu anlamadan yaşamak; yürüdüğümüz yolun nereye gittiğini bilmeden yürümeye benzer.
Sonunda öğrendiğimizde ise, ne yazık ki birçok şey için çok geç olabilir.