İnsan hayatı, başlangıçta birikerek değil eksilerek olgunlaşır. İlk gençlik yıllarında çevremiz kalabalıktır; sesler, kahkahalar, dostluklar, umutlar iç içedir. Ancak zamanla, hayatın akışı değişir. Önce küçük değişimler olur: Dişler dökülür, saçlar beyazlamaya başlar. Beden, zamanın izlerini taşır. Ardından, daha derin kayıplar gelir. En yakınlarımız, en çok alıştıklarımız, hayatımıza değer katan insanlar birer birer çekilir sahneden.
İnsan yaş aldıkça bir gerçeği daha net görmeye başlar: Ömür, bir anlamda eksilme sanatıdır. Kaybettiklerimizle olgunlaşır, yokluklarla büyür, geride kalanlarla devam etmeyi öğreniriz. Zaman, bize bir şeyler vermekten çok, verdiklerini tek tek geri alan bir düzenin adı gibidir.
İlk eksilen beden değildir aslında; ruh yorulur. O eski neşeler, coşkulu kalabalıklar yerini sessizliğe bırakır. Arkadaş çevresi daralır, sohbetlerin sayısı azalır, ziyaretler seyrekleşir. Bir gün bakarsınız, eskiden gülüşerek oturduğunuz masada birkaç sandalye boş kalmış. Gidenin yerine kimse geçemez; çünkü insan, aynı insanı bir daha bulamaz.
Özellikle dostların bir bir gitmesi, insanın ruhunda derin izler bırakır. Yaşarken değerini fark edemediğimiz sohbetlerin, paylaşımların aslında ne büyük zenginlik olduğunu zamanla anlarız. Çünkü insanın gerçek serveti, biriktirdiği dostluklarıdır. Ne yazık ki bu servet de zamanla tükenir. Ve en çok da onları kaybedince anlarız, hayatta geriye ne kadar az şey kaldığını.
Bir başka acı gerçek de şudur: Hayvanlar bile kendi içinde birlik ve düzen kurarken, biz insanlar çoğu zaman birbirimize karşı yabancılaşırız. Karıncalar birlikte çalışır, arılar birlikte üretir, kuşlar birlikte uçar. Oysa insan, çoğu zaman kendi iç dünyasında bile yalnızdır. Paylaşmak yerine yarışır, sevmek yerine kıyaslar, bir olmak yerine bölünmeyi seçer.
İnsan ilişkileri zayıfladıkça, yalnızlık büyür. Ve yaşlandıkça bu yalnızlık daha da görünür hale gelir. Eskiden dolup taşan evler sessizleşir, kalabalık bayram sofraları hatıraya dönüşür. Kalp, yaşadıklarından çok, yaşayamadıklarıyla yorulur.
Oysa hayat çok kısa ve kırılgandır. Her geçen gün bir yaprak gibi eksiliriz. Gidenin ardından ağıtlar yakmak değil, yaşarken kıymet bilmek gerek. Elini tuttuğumuz bir dost, hâlini hatırını sorduğumuz bir komşu, gönlünü aldığımız bir büyük… Bunlar hayatın gerçek kazançlarıdır.
Sonuç olarak, insan yaş aldıkça bedeninden çok çevresinden eksilir. Ve bu eksilmenin adı yalnızlıktır. Ancak bu yalnızlık kader değil, tercihlerimizle şekillenen bir sonuçtur. Daha fazla sevmeyi, paylaşmayı, anlamayı seçseydik, belki de bu kadar yalnız olmazdık.
Hayat bize her şeyi vermez ama elimizdekiyle ne yapacağımıza biz karar veririz. Öyleyse eksilenlerin ardından içimize çöken boşluğu, kalplere dokunarak dolduralım. Çünkü gün gelir, biz de bir başkasının eksilen listesine yazılırız.
Bir zamanlar omuz omuza yürüdüğümüz insanlar, birer birer sessizliğe karışırken, biz ardımızda eksilmiş ama olgunlaşmış bir ömürle kalırız. Ne bir selam kaldı eski dostlardan, ne de hatır soran bir ses... Sadece içimizde büyüyen bir boşluk, giderek ağırlaşan bir yalnızlık. Artık ne gülüşlerin tadı var, ne de paylaşımların anlamı. Çünkü hayat, kalanlarla değil, gidenlerle eksiliyor. Ve biz, ardında durmadan kaybeden bir dünyanın orta yerinde, hâlâ "birbirimize ne kadar az bağlandığımızı" fark etmeye çalışıyoruz. Ama çoğu zaman çok geç oluyor...
İşte insan böyle eksile eksile yaşlanıyor. Ve bir gün, bir başkası için biz de eksilenlerden biri oluyoruz.