Eskiden de sıcaktı.
Ama o sıcaklıkta bir samimiyet, bir sadelik, bir doğallık vardı.
Toprak sıcaktı evet…
Ama kalpler bu kadar kurak değildi.
Çocukken Göl Ovası'nda çalışırken, güneş tam tepeden vurur, yerden yükselen sıcaklık ciğerleri kavururdu. Eller su toplar, başaklar el yakardı.
Ama yine de şikâyet etmezdik.
Çünkü biz o sıcağın içinde bir amaçla, doğayla iç içe, emeğin kutsallığını bilerek çalışırdık.
Ceviz yaprakları serinliğimiz, kuyudan çıkarılan su umudumuzdu.
Ayçiçeğiyle, arpayla, toprakla aynı dili konuşuyorduk.
Şimdi de sıcak...
Ama bu sıcaklık başka.
Topraktan değil, insanlığın kaybolduğu yerden geliyor sanki.
Yanıyor sadece bedenler değil, ormanlar, kuşlar, kurbağalar…
Yanıyor merhamet, yanıyor vicdan, yanıyor birlikte yaşamanın o eski sessiz ahengi.
Eskiden Yağmur Daha Sessizdi…
Yağmur da eskiden daha yavaştı.
Daha vakur, daha sabırlı.
Kar diz boyu yağardı; ama kimse diz çökmüş gibi hissetmezdi.
Çünkü karın beyazlığı kirletilmemişti daha.
Şimdi ne yağmur aynı yağmur, ne kar aynı kar.
Yağıyor, ama sellerle geliyor.
Geliyor, ama bereket değil felaket getiriyor.
Eskiden biz insanlar doğanın içinde bir parçaydık.
Şimdi doğaya üstten bakan, her şeyi yöneten, doğayı sadece “kullanılacak” bir şey sanan varlıklarız.
Ve ne yazık ki bunun bedelini,
yandıkça susan ormanlar, çatladıkça kanayan topraklar ödüyor.
Bir Keçinin Ardından Bile Öğrenecek Çok Şeyimiz Vardı
Eskiden keçiler çam dallarını kemirir, kerpiç yapılacak toprağı kıvama getirirdi.
Biz köylüler, keçilerle bile ortak çalışmanın ne demek olduğunu bilirdik.
Şimdi ormana giren keçi bile “zararlı” sayılıyor.
Oysa ormanı en çok koruyanlar, o ormanda nefes alanlardı.
Çam ağaçları işaretlenerek kesilirdi bir zamanlar.
Şimdi ise kol kalınlığındaki ağaçlar dümdüz ediliyor, kimse “neden?” demiyor.
Yangınlar artıyor…
Ve biz hâlâ “rüzgârdan” ya da “kaderden” bahsediyoruz.
Ama gerçek şu ki,
biz doğaya sırtımızı döndükçe, doğa da bize yüzünü göstermemeye başladı.
Biz Aslında Ne Kaybettik?
Sıcaklık sadece bir hava durumu değil artık;
Bir sembol…
Toplumun ruh hâlini anlatan bir metafor.
Biz ne zaman ki toprağı unuttuk,
Ağaçla dostluğu kestik,
Birbirimizi dinlemeyi bıraktık,
İşte o zaman bu sıcaklık dayanılmaz oldu.
Eskiden kamyonlarla pikniğe gidilirdi mahallecek.
Bir tencere yemek, birkaç minder, kuru dallarla yakılan bir ateş...
Ama asıl sıcaklık, birlikte olmanın sıcaklığıydı.
Şimdi herkes klimaya, yapay serinliklere, ekranların içine sığınmış durumda.
Serinliyoruz belki…
Ama soğuyoruz da bir yandan.
İçimizden, özümüzden, insaniyetimizden.
Sonuç: Yaşarsak Göreceğiz Değil, Görüyorsak Yaşayabileceğiz mi?
Sokrates, “İnsanlık bir din değil, bazı insanların ulaştığı yüksek bir mertebedir.” demişti.
Bugün o mertebeye ulaşan kaç kişi kaldı?
Doğaya saygı, insana merhamet, geçmişe vefa artık sadece nostaljik cümlelerin içinde yaşıyor.
Ve bu yüzden dünya daha sıcak, kalpler daha kurak, umutlar daha kırılgan.
“Yaşarsak göreceğiz…”
Hayır.
Görüyorsak, artık bir şeyleri değiştirmek zorundayız.
Yoksa ne bu sıcaklar diner,
Ne de içimizdeki yangınlar…