İçimde bitmeyen bir sızı var; sanki tüm dünya sessizliğe gömülmüş ve ben yalnızca bu sessizliği dinlemekle kalmıyor, aynı zamanda onun içinde kayboluyorum. Sessiz doğaya mı yönelmeliyim, yoksa dilsiz hayvanların saf, ama çaresiz dünyasına mı sığınmalıyım? Belki de, en çok acı çeken ve en çok yaralanan, kendi elleriyle kendi dünyasını karartan sefil insana mı yanmalıyım?
Gözlerimi kapatıp düşündüğümde, her şeyin azalmakta olduğunu görüyorum. Yeşilin renkleri soluyor, kuşların cıvıltısı azalmış, hatta hayvanların sesi bile artık eskisi gibi değil. Ama insan... Ne gariptir ki, insan sayıca çoğalırken, insanın vicdanı, sevgisi, merhameti her geçen gün eriyip azalıyor. Kimi zaman kendi içindeki karanlık, yıkımın en büyük sebebi oluyor.
İnsandan başka her şey yavaş yavaş tükeniyor; doğa, yaşam, umut ve belki de en önemlisi, insanın kendisine ait olan insani değerler. Dünya bir ayna gibi, aynasında insana yansıtıyor kaybolan her şeyi. Doğa, sessizce bekliyor; ona zarar veren ellerin şefkatini arıyor. Hayvanlar, dilsizce feryat ediyor, ama ne yazık ki bu sesleri çoğu insan duymazdan geliyor.
Ve ben, bu karmaşanın ortasında, bu dengesizliğin içinde ne yapmalıyım? Kime güvenmeli, hangi yolun doğru olduğunu nasıl seçmeliyim? İnsan, kendini yalnızlaştırdıkça, yalnızlaştıkça kayboluyor. Kendi değerlerinden, kendi sevgi bağlarından kopuyor. Bu kopuşun içinde sadece sefillik ve acı kalıyor.
Söyle bana, böyle bir dünyada, böyle bir insanlık tablosunun karşısında ne yapabilirim? İçimde yükselen bu derin hüznü, bu tarifsiz çaresizliği nasıl dindirebilirim? İnsandan başka her şey azalıyor… Peki insan, kendinden başkası olmadan var olabilir mi?