Hayatta öyle anlar olur ki, insan ne kalabalığın içinde ne de kendi içinde bir yer bulabilir kendine. Herkesle konuşur ama kimseyle anlaşamaz. Güler yüzler arasında içi soğur, dost sesleri arasında yüreği sağırlaşır. Dışarıdan güçlü, içeriden yorgun bir hâle bürünür. İşte böyle zamanlarda insan, en çok da kendi iç sesine tutulur, kendi kalabalığında kaybolur. Ve en nihayetinde sığınacak bir yer, konuşmasa da anlayacak bir yürek, sessizliğiyle bile saracak bir dost arar.
Zaman zaman hayatın yükü, insanın etine, kemiğine kadar işler. Bazen bir bakış, bazen bir söz, bazen de hiçbir şey... Ama yine de incinir insan. Kimse fark etmese de içten içe çöker. Gururu dik durur ama ruhu yerle yeksan olur. Çünkü insan olmak, hissetmekle başlar. Hissettikçe yorulursun. Yoruldukça içine kapanırsın. Ve en çok da yalnız kalırsın. İşte o anlarda, kalabalıklar anlamsız gelir. Birileri olsun istersin; seni sen olduğun için kabul eden, hesap sormayan, yargılamayan… Büyük, temiz bir arkadaş ararsın. Ama bulamazsın. Çünkü günümüzde sadelik bile sorgulanır, samimiyet bile şüpheyle karşılanır.
Ve tam da böyle bir anda, insan rüzgâra sığınır bazen. Çünkü rüzgâr, hiçbir karşılık beklemeden sarar insanı. Konuşmaz ama dinler. Sormaz ama anlar. Ne geçmişini kurcalar ne yaralarını kaşır. Sadece geçer içinden, hafifçe… Ama ne garip; kimi zaman en çok da o hafiflik ağır gelir insana. Çünkü bu dünyada rüzgâr gibi dostluklar kalmadı artık. Her şey bir hesap, her yakınlık bir beklentiyle ölçülüyor. Ve insan böyle bir dünyada, kendiyle baş başa kaldığında en çok da “insan” olmaktan yorgun düşüyor.
Belki de en ağır yorgunluk, etin değil ruhun çöküşüdür; çünkü ruh yorulduğunda ne bir dost sesi teselli eder insanı, ne de kalabalıklar avutabilir içindeki o tarifsiz yalnızlığı. İnsan, hayatın hoyratlığıyla her gün biraz daha eksilirken, kalbinde hâlâ incinebilir bir yer taşıyorsa, hâlâ bir temiz dostluk hayaliyle avunuyorsa, işte o zaman gerçek anlamda yaşamaya direniyor demektir. Lakin ne acıdır ki, bu çağda insan olmak, çoğu zaman kalabalıklar içinde yapayalnız kalmakla eşdeğerdir. Herkesin bir sesi var ama kimsenin bir sözü yok, herkes dokunuyor ama kimse hissetmiyor, herkes konuşuyor ama kimse anlamıyor. Ve sen, bütün bunların arasında hâlâ duygularınla yaşamaya çalışıyorsan, hâlâ küçük şeylerde güzellik arıyorsan, hâlâ bir rüzgârın sessizliğinde sığınak buluyorsan... belki de en büyük savaşçılardan birisin.
Çünkü bu dünyada hâlâ düşün ebilen, hissedebilen, sorgulayan, incinmesine rağmen merhametini kaybetmeyen her yürek, yıkılmasa da yorgundur. Ve insan, işte en çok da insan kalabildiği için acı çeker. Gerçek yalnızlık, bir dostun yokluğunda değil; insanlığın gitgide silikleşen izleri karşısında duyulan derin hayal kırıklığında saklıdır. O yüzden bazen rüzgâr en büyük dost olur, çünkü içinde menfaat yoktur, karşılık beklemek yoktur; sadece sarar, geçer ve gider... Ama ardında bir serinlik bırakır, bir nefes gibi… Ve bazen o tek nefes, yaşamakla yaşayamamak arasındaki tek fark olur.
İnsan, belki de en çok böyle zamanlarda kendine yaklaşıyor; içindeki çocuğu, sessiz kalan sesini, unutulan saf yanını hatırlıyor. Ve o an anlıyorsun ki; ne kadar mağlup olsan da ete, ne kadar yıpransan da hayata... eğer hâlâ insan kalabildiysen, kaybetmemişsin demektir.