Zaman dediğin şey, sessizce yürüyen bir yolcudur. Ne ayak sesi vardır ne de gürültüsü. Fark etmezsin bile geçip gittiğini. Ama bir gün durur, aynaya bakarsın… Ve o an, bütün yıllar yüzüne yazılmış bir roman gibi karşına çıkar. Çizgiler sadece yaşın değil, yaşanmışlıkların da izidir. Gözlerindeki fer sönmeye, dizlerindeki güç çekilmeye, kalbindeki heves sessizleşmeye başlar.
Eskiden sabahlar başka uyanırdı. Güneş başka doğardı yüreğe. Ufukta beliren bir ışık, içimizde kocaman bir umut olurdu. Yollar uzun, hayaller sınırsızdı. Koşmak için bahaneye ihtiyaç yoktu, yaşamak için plan yapmazdık. Çünkü her şeyin hep süreceğini zannederdik. Gençlik, bize sanki hiç bitmeyecek bir masalmış gibi anlatılırdı; biz de ona sonsuzluk payı biçerdik.
Ama şimdi? Ne yediğimizden tat alabiliyoruz ne de dinlediğimizden huzur... Eskiden bir kaşık bal insanı ayağa kaldırırken, şimdi bir lokma düşünerek yeniyor. Vücut, alışkanlıklara değil, hastalıklara teslim olmuş. Kalbin ritmi hayale değil, tansiyona ayarlı artık. Gözün gördüğüyle gönlün istediği arasında uçurumlar var. Gönül hâlâ gençken, beden ihtiyarlığın tokadını çoktan yemiş.
Ve gençlik… O ayrı bir hikâye. Ne desen duymaz, ne anlatsan anlamaz. Her şeyin hemen olmasını ister. Sabırsız, aceleci, burnunun dikine gider. Her uyarıyı hayatına müdahale sayar. Güler, coşar, harcar… Ama bilmiyor ki, hayat öyle sonsuz bir oyun değil. Ve ne yazık ki, mutlu olmanın formülü sadece istediklerinin olması değil. Mutluluk; olmayanı da kabul edebilmektir, beklemeyi öğrenmektir.
Ben de bir zamanlar gençtim…
Omuzlarımda dünyanın yükünü kaldıracak güç, içimde her fırtınaya meydan okuyacak cesaret vardı. Hayat önümde uzanan sonsuz bir yol gibi gelirdi bana. Zamanın geçeceğine, gençliğin bir gün tükenip gideceğine ihtimal bile vermezdim. Ne ruhumun sınırlarını bilirdim ne de bedenimin bir gün bana dar geleceğini… Her şeyin kontrolümde olduğunu zannettim. Oysa en çok da kendime zarar verdim.
Koştum… Hep koştum. Peşinden gittiğim şeyler birer birer kaybolurken, ben kendi içimi kaybettim. Bazen hızla yürüdüğüm yolların sonunda yalnızlığı, sessizliği ve boşluğu buldum.
Durmam gereken yerde sabırsızca ilerledim, beklemem gereken yerde isyan ettim. Konuşmam gereken anlarda sustum, sustuğumda içimde koca bir fırtına büyüttüm. Güldüğümde bile yorgundum aslında ama farkında değildim.
Hayatın kıymetini, zamanın ne kadar acımasız olduğunu, sevdiklerimizin bir gün yalnızca hatıralarda kalacağını çok geç öğrendim. Şimdi dönüp baktığımda, gençlikten geriye kalan bir serüven değil; içi eksik kalmış sayfalar görüyorum.
Ve en çok da kendimi yormuşum...
En çok da kendime geç kalmışım...
Bir ömür boyu ertelediğim huzur, aslında tam yanı başımdaymış da ben hep uzağa bakmışım.
Ve Bil Ki… Hayat, insanı en çok vakti varken değil, vakti geçtikten sonra düşündürür. Gençlik bir armağandır; ama değeri, çoğu zaman ancak yitince anlaşılır. Sağlık bir nimettir; ama kıymeti, hastalıkla yüzleşince bilinir. Zaman ise sessiz bir hırsızdır; alır, götürür ve geri vermez… İşte bu yüzden, henüz elindeyken ne varsa, onu hoyratça harcama.
Gönlünü kıracak sözleri tut dilinde…
Yanında olanlara sarıl vakit varken…
Ve kalbinde huzuru ararken, önce kendine iyi davran.
Çünkü gün gelecek, ne bedende o eski güç kalacak, ne de etrafında aynı insanlar olacak. O gün geldiğinde, arkana baktığında içini yakan pişmanlıklar değil, tebessüm ettiren hatıralar olsun. Ve yaşın kaç olursa olsun, her yaşa yakışan bir bilgelik vardır: Geç kalmadan sevmek, geç kalmadan affetmek, geç kalmadan yaşamak…
Unutma, ömür bir nehir gibidir; geriye değil, sadece ileriye akar. Sen bu akışta sürüklenen değil, yön bulan ol…