Artık kimse göründüğü gibi değil. Yüzler gülüyor, sözler tatlı… ama biraz derine inince bambaşka bir manzara çıkıyor karşımıza. Vicdanın çeşmesi tertemiz akmıyor, kalpler berrak değil. Dışarıdan bakınca herkes kusursuz gibi görünse de, içimizde öyle fırtınalar kopuyor ki, kimse göremiyor.

Mertlik, sessizce terk etti bizi. Yerine, ince ince işlenmiş kalleşlik aldı başını yürüdü. Yürekler taşlaştı, duygular dondu. Herkes birbirini çözmek yerine, yanlış anlamaya, yargılamaya başladı. Dostluklar eskiden saf ve temizdi; şimdi hesap kitap içinde yürütülen, çıkar dengelerine sıkışmış birer ticaret gibi.

İhanet süslenip “dostluk” diye sunuluyor, kalleşlik yiğitlik kılığına giriyor. Merhamet kurumuş bir nehir gibi… Güven, kırık dökük bir köprüye dönmüş, üzerinden geçeni yarı yolda bırakıyor. Kimi kurt postuna bürünüp kuzu gibi meleşiyor, kimi çıkar minderinde güreş tutuyor. Beyinlerde tilkiler dolaşıyor; her biri başka bir hesabın peşinde.

Eskiden dedelerinin yolundan yürüyen torunlar vardı. Şimdi ne geçmiş bugünü tutuyor, ne bugün yarını. Dostluk meşalesi çoktan sönmüş; yürekler taş kesilmiş. Soruyorum kendime: Nerede kaybettik biz insanlığımızı? Ne zaman bu kadar soğuduk, bu kadar hesapçı, bu kadar bencil olduk?

Biliyor musunuz, dışarıdan bakınca ne iyi ne kötü anlaşılır. Gerçeği görmek için derinlere inmek gerekir. Çünkü asıl olan dış görünüş değil; içimizde sakladığımız niyet, taşıdığımız vicdandır. Ve ne yazık ki… bizim asıl hastalığımız tam da orada başlıyor.

İnsanlık, yavaş yavaş ellerimizin arasından kayan bir su gibi akıp gidiyor. Dışarıdan bakıldığında hâlâ aynı gibiyiz; gülüyoruz, konuşuyoruz, selam veriyoruz… Ama içimiz, artık eskisi gibi tertemiz değil. Hırs, kıskançlık, çıkar ve bencillik sessizce kök salmış. Bir zamanlar yüreklerimizi ısıtan merhamet, yerini soğuk hesaplara bırakmış. Güven, bir zamanlar dostluğu ayakta tutan en sağlam sütun iken şimdi ufalanmış, toza dönüşmüş.

Oysa biz, geçmişin en sade ama en kıymetli değerleriyle büyümüştük. Kapı komşusunun anahtarını cebimizde taşırdık, düşenin elinden tutmak insan olmanın gereğiydi. Söz, senetti; bakış, yemin gibiydi. Şimdi ise kelimeler kolayca ağızdan çıkıyor ama içinde ne samimiyet var ne de sorumluluk. Dost dediğimizin gölgesinde bile artık bir hesap var.

İçimize bakmaktan korkar olduk. Çünkü gördüğümüz manzara bizi rahatsız ediyor. Birbirimizi yargılamakta ustalaştık, ama kendimizi sorgulamaktan kaçıyoruz. Hep başkalarının hatalarını konuşuyor, kendi karanlığımızı gizliyoruz. Oysa asıl cesaret, aynaya bakıp kendi eksiklerimizi görebilmekte.

Şimdi ihtiyacımız olan şey, başkasının değil, kendi içimizin tozunu almak. Önce kendi vicdanımızı onarmak. Çünkü içi kirlenmiş bir kalpten temiz bir söz çıkmaz, temiz bir davranış doğmaz. Toplum dediğimiz şey, aslında tek tek bireylerin toplamıdır. Biz değişmedikçe, biz içimizi düzeltmedikçe hiçbir şey düzelmeyecek.

Belki de başlamamız gereken yer çok basit: Birbirimize yeniden güvenmeyi, karşılıksız iyilik yapmayı, çıkar gözetmeden sevmeyi hatırlamak… Çünkü insanlığı kaybettiğimizde, geriye ne kalırsa kalsın, hepsi boş bir kabuktan ibaret olur. Ve işte o zaman, gözlerimiz hâlâ gülerken yüreklerimiz sessizce ağlamaya devam eder.