Bir zamanlar hayat, sessizdi… Gürültü, yalnızca rüzgârın bacada çıkardığı uğultudan, sobanın çıtırtısından, tencerenin fokurtusundan ibaretti. Biz, şehrin ışıklarına değil, gaz lambasının titrek aydınlığına bakarak büyüdük. Elektriğin olmadığı gecelerde, karanlığı soba alevlerinin kızılı boğar, gölgeler duvarlarda masal kahramanlarına dönüşürdü.
Ekmeği soğanla yedik; yanına bir bardak ayran düştü mü bayramımız olurdu. Çamurun içinde yalınayak yürüdük; ayağımıza geçen lastik ayakkabılar, yırtık olsa da bize dünya zenginliği gibi gelirdi. Kocalara “herif”, hanımlara “avrat”, yiğide “pehlivan” derdik; kelimeler sert değil, aksine sıcacık, gönülden çıkardı.
Evler küçüktü ama içinde koca yürekler yaşardı. Yataklar yüklüğe kat kat yığılır, misafir geldi mi evin en güzel yorganı serilirdi. Sofra, yer sofrasıydı; ortasına büyük bir sini konur, herkes aynı kaptan yerdi. Biri doymadan öbürü kaşığını bırakmazdı. Bulgur pilavı, tarhana çorbası, hasat zamanı pişen taze ekmek… Bereket, yemeğin çeşidinde değil, o sofrada oturan insanların sevgisindeydi.
Misafir uğradığında “yerimiz dar” denmezdi; gerekirse evin en küçük çocuğu kalkar, misafire yer açardı. Bir tas çorba, bazen bir avuç ceviz, bazen yarım ekmek… Paylaşmak, elimizde olanı bölüşmekti.
Yokluğun İçindeki Onur vardı..
Yokluk, utanılacak bir şey değildi. Elbise bir sene değil, yıllarca giyilirdi. Dirsek yerleri yama tutardı ama kalbimiz yamalı değildi. Ayakkabı delinirse içine karton konurdu, su almasın diye. Kışın soğukta ellerimiz çatlar, dudaklarımız kanar, ama kimse şikâyet etmezdi. Üzülsek de gözyaşımızı saklardık; başkası üzülmesin diye acımızı yutardık.
Komşunun çocuğu bizim çocuğumuzdu, komşunun ekmeği bizim ekmeğimizdi. Kapılar kilitlenmez, pencereler örtülmezdi. Herkes birbirinin eksiğini tamamlar, kimse “bu benim değil” demezdi.
Bugünle Kıyaslayıp, Şimdi geriye bakınca, o günlerin eksiklerini değil, fazlalıklarını özlüyoruz. O fazlalık; samimiyetin fazlası, güvenin fazlası, merhametin fazlası… Bugün cebimizde para var, sofralarımız çeşit çeşit yemekle dolu, evlerimiz koca… Ama ses yok, bereket yok, o eski sıcaklık yok.
Gaz lambasının solgun ışığında büyüyen bizler, bugün neon ışıklarının altında üşüyoruz. O zaman cebimiz boştu ama içimiz dopdoluydu; şimdi ceplerimiz dolu ama içimiz boş.
Belki bu yüzden, geceleri başımızı yastığa koyduğumuzda hâlâ o günlere dönüyoruz. Sobanın çıtırtısı kulağımızda, yorganın altındaki çocuk kahkahası zihnimizde… Soğan kokulu ekmek, gaz lambasının ışığında buharını salıyor hâlâ hayallerimizde.
O günler geri gelmez, biliyoruz. Ama biz, içimizde hâlâ o günlerin insanıyız. Bir tas çorbanın, yarım ekmeğin, komşunun getirdiği üç elmanın değerini bilen insanız. Ve belki de bu yüzden, en büyük eksikliğimiz yokluk değil; o yokluğun içindeki bereket.
Biz ekmeği soğanla yiyenlerdeniz… Yalınayak çamurda yürüyenlerden, misafire minder verenlerden, gözyaşını kimse görmesin diye arkasını dönenlerdeniz. Ve ne olursa olsun, bu dünyada en çok yitirdiğimiz şeyin, para değil, insanlık olduğunu bilenlerdeniz…